3 Haziran 2019 Pazartesi
21 Nisan 2019 Pazar
Biri gelse, nasılsın dese iyiyim diyeceğim yine de. Çünkü hepimizin var mutsuzluğu. Kimse söz etmiyor. Kimi buruşuk kağıtlara kimi word dosyalarına yazıyor. Kimi ceplerine doldurup dolaşıyor sokak sokak. Üstelik elleri de ceplerinde... Hiç şüphesiz hepimizde var biraz mutsuzluk.
Benimki de işte büyüdü koca adam oldu, askere yollayacağız yakında. uğursuzluk çeşmesinden bahtsızlık tasıyla kana kana içmiş gibi at hırsızı bir arkadaş kendisi. Sanki yeryüzündeki tüm merdiven altlarından geçmiş, tüm şemsiyeleri ters açmış, tüm siyah kedileri yemiş gibi uğursuz benim mutsuzluğum.
Issız bir adaya düşecek olsam kendimi bile yanıma almam ama bu mutsuzluk hep yanımda. Ne zaman güzel bir manzaraya bakacak olsam geldi önünde durdu. Bomboş sinema salonunda tam önümdeki koltuğa oturdu. Rüyanın en güzel yerinde uyandırdı hep. Yine de kendisinden haber alamayınca aklıma kötü kötü şeyler geliyor. Çelik'in ateşteyim klibinde giydiği kazak geliyor mesela. Gir kanıma şarkısıyla harun kolçak dansı yapan angela merkel geliyor...
Mutsuzluğumla ikimiz tek bir hayata sığmıyoruz artık. Süper mario olup prensesi kurtarmaktan vazgeçip çıkmak istiyorum oyundan.
Siz de iyisi mi oyunları birinci olarak bitirme arzusundan vazgeçin artık.
Lisedeyken cuma çıkışlarında
kitapların arasında yapılan bir etimoloji söyleşisinde tanıştık seninle. Çok
okumuş az yazmış misafirimiz, yıllar boyu kenarına köşesine beduh yazılıp da
sana gönderilmeyen mektuplardan birini okuyordu ürkütücü sesiyle. Mektupları
seninle sevdim ben Meryemce. Tüm abukluğuna rağmen seni de severim, bilirsin.
Meryemce, nereden
geldin aklıma bilmem, sükuna ermiş bir gecede kalbini akan suya bırakırken
gördüm seni. Ay hilaldi. Bir de not düştün ; “hak bildiğim batıl, mail olduğum
zail oldu.” diye. suya yazı yazılmayacağını bilmezmişsin gibi.. Unutuyorsun
Meryemce. Sarınıp örtündüğün, yakıp da ısındığın bir kalbi öylece bırakıp
gitmek emanete ihanettir, yıldızlar yalnız gökte değil, baksan ve görsen
içindeki semaya niceleri akar. ama işte, unutuyorsun sen..
Işıksız bir fener,
efsunsuz bir kelam sanmaktaydın kendini. Yaradılış gayenden ırağa düşmüş gibi.
Kefeninin cebine iliştiremeyeceklerine kıymet vermemeyi öğretemedin tavus
kuşlarına. Çok şey öğrendin. Gezegenlerin ismini sayabilir, bir ormanda
kaybolsan yönünü tayin edebilir, tek bir lale soğanından zaman içinde lale
bahçesi yapabilirsin. Ne var ki, iyi bir öğretmen olamadın.
Meryemce , seni
bilirim, paşa dedenin saraylı torunu değilsin asaletinle salınasın. Şah
Şehriyar'ın Şehrazat'ı değilsin masallarınla avutasın. Nebukadnezar’ın
Amyitis’i değilsin gül yüzün gülsün diye sarmaşıklar sarkıtılsın sular
akıtılsın sütunlardan. Zebercedler yakutlar ellerin olsundu, bir parça huzurla
kendi bahçende salınsan kafiydi. Gel gör ki merak gizli bahçeleri tenha
bırakmıyor Meryemce. Bu yüzden sana onca dediler, ağyara kapını açma diye. Gül
dalında gönenen bülbüllere dünyanın neresinde rastlanmış ki senin bahçende
olsundu? Eski köye yeni adet getirmek sana düşmedi Meryemce; çatlasa da bülbül
gül yağını eller sürünürdü. sen de güller deremedin, çözülmüş bir sırrın
üzüntüsü oldu verebildiğin..
Meryemce, bağrına
nehir saplanmış bir denizde yüzdüremezsin gemini. Bunu anladığın gün Tarık bin
Ziyad gibi bir karaya atıp kendini, yakmalısın gemini. Sen Sisifos değilsin
Meryemce. Kaldı ki kendi kendini yararsız ve umutsuz bir çabayla cezalandırmak
da haddin değil. Ama Meryemce ne çıktığın karaya, ne kendine, ne de
mürettebatına zerre zarar gelmemeli. Akıllıca bir düşünceyi delice dökmemelisin
fiile. Aklın tiranlığına fütursuzca salmamalısın hislerini. Bunu yapabilir
misin?
Yapamadın Meryemce.
Arşın, arzın ve dağların kabul etmediği bir emanetle yürüdüğün yolda dengeni
kaybettin. Ucuz atlatılmış bir kaza zannedildin. En çok da bu yordu seni;
sahiden bir kaza olma ihtimalin.
Dinliyor gibi
görünmeyi iyi biliyorsun da, söylediklerimden daha fazlasını bildiğini
sanıyorsun. Ah Meryemce, hisli insanlar için hayat trajedi, düşünenler içinse
komedi tadında geçer, sen hayatı trajikomik yaşıyorsun. Madem yitip gitmek
niyetindesin, iyi bir hal üzere kaybol Meryemce. Ki bulunabilesin..
20 Nisan 2019 Cumartesi
hayat karşısında kendimi kartalın pençesinde uçarken denizi hiç görmediği bir açıdan görmekten heyecan duymaya çalışan ama birazdan öleceğini bilen kara benekli bir levrek kadar çaresiz hissediyorum.
evde bir şeyler ötüyor, ama öten saatli bir bombanın kronometresi mi yoksa ev halkının kendi uğraşları sonucu huzursuzluk için sarf edilen kelimelerimi emin olamıyorum. kendimi, her geçen gün kendimin berbat bir kopyası haline getiriyormuşum gibi geliyor. mezar taşıma "ben istisna değilim, sizin de istisna olduğunuzu sanmıyorum." yazdıracağım.
mezar taşıma "mezarlık mı yan gelip yatma yeri değildir." yazdıracağım.
mutluluk; akdeniz ve karadenizden eşzamanlı fırlatılacak birer toplu iğneyi pasifik okyanusunun ortasında çarpıştırmak gibi birşey benim için. hayatım bir huzursuzluk turnuvası havasında sürüyor. bütün yaşananlar aynı hızla mutsuz ediyordu ama bu gidişle birinciliği bana verecekler.
mezar taşıma "sizi ayakta karşılayamadığım için kusura bakmayın." yazdıracağım.
9818 günlük ömrümün en güzel gününü doğduğum gün yaşadım: ölü doğmuşum. gerçi o da birşey mi. yıllardır ölü yaşıyorum kimse de bi'şey fark etmiyor. 28 yaşımı görmeden öbür dünyaya kapağı atayım artık diyorum.
sonra da mezar taşıma "mezar soğuk ama girince alışıyorsun." yazdıracağım.
birçok ölüden daha solgun görünüyorum. üstelik buradaki mezarlıkta çok popülerim. yabancılık çekeceğimi zannetmiyorum o yüzden. zaten her gittiğimde yatıya davet ediyorlar. bazen yağmur yağıyor, ölüler parfüm sürmüş gibi kokuyor toprak.
mezar taşıma "yatakhanemize hoş geldiniz." yazdıracağım.
her biriniz, kansere çare bulmak, ölümsüzlük iksirini keşfetmek, şehirlerde trafik sorununu çözmek gibi mühim işler başarmak için gelmiş olabilirsiniz dünyaya. ama ben mutfak lavabosunun önünde duran sarı bez olarak gelmişim. ali ağaoğlu'nun bu hiç değil dediği proje olarak gelmişim. cehenneme açılan bir kapı suretinde gelmişim.
mezar taşıma "kendimi öldürmekten suçlu bulundum, müebbet yatıyorum." diye yazdıracağım.
hayatım bir film olsaydı tam bir ergen piç gibi davranıp yarısında çıkardım.
mezar taşıma yaldızlı harflerle "benimki sanırım çin malıydı. hayatlarınızı orijinal üreticilerden alınız." yazdıracağım.
hayatımın son iki yılına alkol sayesinde katlanabildim. o kadar ki, beni çocuklara kötü örnek olmayayım diye gazete kâğıdına sarıp, siyah naylon poşete koyup öyle getirdiler eve yıllarca.
mezar taşıma "yaşamak sağlığa zararlıdır." yazdıracağım.
yaşamın güzeline benim puanım yetmedi, açıköğretimden yaşıyorum. üretimde hata olmuş, kalite kontrolde hata olmuş, teslimatta hata olmuş. defolu bir hayatım var. batan güneşin sesini, dünyanın dönüşünü, otların arasında yürüyen böceklerin ayak seslerini duyabiliyorum.
mezar taşıma "lütfen sessiz olun, uykum çok hafif." yazdıracağım.
çocukken televizyonların içinde gerçek insanlar var sanıyordum. şimdi insanların içinde bile gerçek insan olmadığını düşünüyorum. insanlar kötü, sokaklar tekin değil.
mezar taşıma "babam gece saat ondan sonra dışarı çıkmama izin vermiyor." diye yazdıracağım.
hani böyle diş macunu bitiyor da, o içindeki, en dibinde kalan son macunu türlü işlemler, kıvırmalar, rulo yapıp sıkıştırmalar gibi işlemler sonucu uca getirip, eli kastıra kastıra can havliyle parmağın ucuyla böyle güç bela iyice bastırıyorsun da, tüm bu başka şartlar altında olsa atomu parçalayabilecek çabalar sonucu fırçaya böyle bir fırçalamalık macun gelir gibi oluyor da parmağın çok acımasının ardından bir anlık hatta bir saniyelik güç kaybı sonucu geri içeri kaçıveriyor ya o macun... işte öyle bir hüzün var üzerimde. hatta benim hüznüm, havaalanında döner bantta defalarca tur atan, herkes gittikten sonra bile dönmeye devam eden çantayla falan kapışır, o derece.
bende bu hüzün ve huzursuzluk olduktan sonra ölünce de rahat edemem gibi geliyor. mezarımı altında petrol aramak için, define bulmak için, hatta "kalk yerine yat hadi" demek için bile kazabilirler.
mezar taşıma tamamı büyük ve kalın harflerle "rahatsız etmezseniz sevinirim" yazdıracağım.
35 değilim ama yolun yarısını çoktan geçtiğimi hissediyorum. hatta yol bitmiş de ben hala yürüyormuşum gibi... kendimi karanlık ormanda dante'nin karşısına çıkan, ona cehennemi gezdiren vergilius gibi hissediyorum, azrail'i kıskandıracak ama, en yakın arkadaşım hades'e kendi ateşinde yanacağını bile bile "yaşamak çok güzel" diyormuşum gibi...
ölmeden önce yapılacaklar listem var. hepi topu 3 madde kaldı listenin tamamlanmasına. birinci madde ölmek. ölmeden önce en yapılacak şey bence ölmek. ecelle değil ama, tüm bilinçle, istekle ve ciddiyetle ölmek.
mezar taşıma nazım hikmet'e nazire yaparak "ölmek şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle öleceksin." yazdıracağım.
gökte çin malı bir dolunay, birkaç cebi delik bulut, tam emin değilim ama 2078 tane de yıldız var. kendini öldürmek için mükemmel bir gece ama kendimi uçurumdan aşağı mı bırakayım yoksa silaha çocukluk anılarımı doldurup beynime mi sıkayım ona karar veremiyorum.
mezar taşıma "acaba yandaki mezara mı girseydim..." yazdıracağım.
ben öldükten sonra dünya dönmeye devam edecek. hadi dünya dönsün tabii de, mars, venüs ve hatta satürn bile dönmeye devam edecek. dönme dolaplar da öyle.
mezar taşıma "dünya keskin bir virajı dönerken ben tutunamayıp öteki dünyaya fırladım, lütfen kemerlerinizi bağlayın." diye yazdıracağım.
velhasılı, hala hayattayım, hala nefes alıyorum diye tuttuğum yası sizlere de bulaştırmayayım. mezar taşıma "geldiğin için teşekkür ederim, ben de yarın sana iade-i ziyarette bulunacağım." yazdıracağım.