Ben bu yazıyı yazmaya başladığımda, bir baba evi terk edildi. Bir kuş, bir süs havuzunun kenarında ortası çukurlaşmış taşa dolan suyu içmeye başladı. Bir sürü ölüm oldu, bir kucak dolusu bebek doğdu, bir şeyleri alkışladı birileri. Üst katında Kur’an okunan bir evin alt katında disko müzikleri çaldı son ses. Bir kız kitaplarını düşürdü hayatının aşkına çarparak, sonbahar yaprakları rüzgarda savruldu birbirlerine bakarken. Bir kadın demliği koydu balkon taşına, karşısındaki boş sandalyeye kahrolarak. Şehrin en işlek caddesinde bir evsiz battaniyesine daha sıkı sarıldı, evvelden çocuğuna sarıldığı gibi. Maasai Mara’da bir aslan avını son anda kaybetti ve ardından bakakaldı, yavrularıma ne götüreceğim endişesiyle. Bir bardak su yere düştü bir demansın elinden, niçin bardağı eline aldığını hatırlamayarak.Ve son nefesini verdi bir madenci sabah sağ girdiği tünelde, hiç acı çekmeyerek.
Ben bu yazının ortalarındayken, son otobüs peşinde koşan bir genç otobüsü kaçırışına üzüldü, kim bilir nereye gidemiyordu… Batmaz denilen bir gemi battı, içine binlerce hatırayı gömerek. Bir balıkçı ‘taze taze bunlaaaaaaar!’ diye bağırdı. Bir kız düğün hazırlıkları yaptığı sevgilisinin cenazesini hıçkırıklarla kaldırdı. Bir çocuk sapanla kuş avladı, çok sonraları yaptığı bu şeyden hicap duyacağını bilmeyerek. İdamın henüz kaldırılmadığı bir yerde, biri haksız yere idama mahkum oldu ve babasının saçları bir gecede ağardı. Orhan Veli’nin kadını suya değdirdi ayaklarını, bir yandan İstanbul’u dinledi gözleri kapalı…
Ben bu yazının sonuna geldiğimde, ölümlerin, işgallerin, aşılmaz dağların olduğu bu dünya her zamankinden daha dünyaydı.. Bir kuş vurulacağını bilmeden uçuyor, bir bebek beş dakika sonra öleceğini bilmeden büyük sancılarla geliyor, bir gemi batacağını bilmeden suya giriyordu. Ve bir adam şöyle diyordu sallanan sandalyesinde ağır ağır içerken sigarasını, “Bize bir ömür daha lazım, vefatımızdan sonra. Çünkü bu ömrümüzü sadece umutlanmakla geçirdik.”