3 Haziran 2019 Pazartesi
Gerçekten neyi istediğimi öğrenemeden bitecek yaşamım.Bazen bir düşünce karmaşasının ortasında, düşünceden düşünceye atlarken "buraya nasıl geldim?" diyorum. Aynı soru doğduğum andan itibaren ölümüme dek geçerli.Her gün bir başka isteğe itekliyorum kendimi. Zorlama bir sevinçle kalkıyorum yatağımdan. Gündelik işlerle uğraşmak, dostlarla oturmak, yürümek ve ezberden hep, her şeyim.Bugünümde ya da yarınımda yeni bir şey yok. Bunun bilincindeyim ama unutuyorum. Otobüs bekliyorum, ekmek alıyorum, tvyi açıp haberlere bakıyorum. Ben de benziyorum o haberlerin sunuluşuna. Mutlu, mutsuz, öfkeli, yorgun. Çıkılamayan bir çemberdeyim. Yine de uyuyup uyanıyorum.Bu döngüyü hatırlamadıkça insan, iyi idare ediyor bir yere kadar. Sonra hatırladığımı unutuyorum. Bu da döngüye dahil.
Ömrünü, seni kendin gibi hissettirebilen şeyi bulmak için harcayacaksın. Bu süreçte istediğin "tamamlanma" hissine bir adım dahi yaklaşamayacaksın. Sen bu dünyaya tam geldiğini, yaşadıkça eksileceğini ama bu eksikliğin de doldurulamayacak bir eksiklik olduğunu anlayacaksın.Her doldurmaya çalıştığında boşluklarını, boşluklar ağırlaşacak, genişleyecek ve sen bu fazlalıklarla daha da eksik hissedeceksin. Hiç varolmamış olmayı dileyeceksin. Bütün bu çabanın, kendini hırpalayışın bir mânâya sığdırılamayışına zaman zaman bakıp pencerenden, ağlayacaksın.Ne zaman hani baharlar dolar ya göğsüne, aldığın nefesi hissetmişsin gibi olur, önceden bu nefesi, böyle sanki hiç almamışsın gibi olur. İçinde bir yerler yeşillenir, marullanırsın, mırıldanırsın eski bir şarkıyı, umut dolarsın öyle uzaklara baka baka. Ama yaşamak! Ne hoş öyle.Hiçbir şey için çırpınmadan, kendiliğinden gelen kısacık bir anda, bu anda, ara sıra olur ama sen yine de çok alışma, bağlanma, tutunma, sıkı sıkı sarılma böyle bir nefes almaya. Çünkü alıştığını bırakırsın, her bıraktığını sandığın da peşinden gelir gece olsun, gündüz olsun.Eski bir arabanın arkasına bağlanmış teneke kutular gibi peşinden gelir, gölgenin boğazına yapışır, gölgen seni bırakır, o bırakmaz, o kullanıp attığın senin için, yalnızca sana dair o an, yaşıyorum ulan dedirten an, bak buradayım ben, sen neredesin diye diye gelir de gitmez.Sen artık bu paçana yapışan, ceplerine dolan, gülüşünün kıvrımına biriken, bakışından taşan ama artık eskisi kadar tat vermeyen yaşıyorum ulanlı anlarınla yürürken bir yerlerden bir yerlere kamburlaşırsın. Ezilirsin ağırlığı altında artık yaşayamamanın, eskisi gibi olamamanın da.
Konuşmak, anlatmak, anlaşılmak istiyorsun fakat kendini anlatabilecek kelimelerin az, soyut ve acele. Her şey hemen olsun, ben kendimi bulayım bir başkasında ve biraz da sos istiyorum, salata istiyorum, nar ekşisi ve pulbiber istiyorum bir de anlaşılmak istiyorum. Olmaz.
Bu arada dünya barışı istiyorum, şarjım falan bitmesin istiyorum. Başım gerçekten sağ olsun istiyorum. Bunları yani istediklerini tek tek diziyorsun raflarına anlaşılmak istediğin yerlerinin. Bir yerden değil her yerden ve bir yerin birçok yerinden anlaşılmak istiyorsun. Olmaz.
Havada asılı kalıyor söylediklerin. Söylediklerinin tutulacak bir yeri yok. "Bu benim" diye anlattığın hiçbir şey kendin değil. O benim diye göstermek istediğin bir benlik. Oysaki dağlar kadar fark var senin ve yine senin aranda.
Konuş sen yine de, dilin dönmeyi unutmasın, sevdalılar ayrılmasın, kimse kimseye nükleer bomba atmasın, ekmek ocakta yanmasın, yaksın ama acımasın, şefim adanalar 1.5 olsun bu arada, saçlar yolunmasın, içler daralmasın, daralan varsa pencereyi açsın kapatsın.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)